Herkes değişmek ister, az ya da çok.

Değişmek bazen içinde bulunduğun durumu beğenmemek ile ilgili olabilir, ki genelde ‘keşke‘ li cümleler ile kendini gösteririr. Bazen de, ‘daha‘ iyiyi istemekle olur ve nazaran olumlu bir bakış açısına sahiptir. Buraya kadar işler iyi, ama değişmenin tıkandığı ve çözümsüzleştiği iki mevzu var:

Kendinden (istenmeyenleri) silmek veya şimdiki halinden (komple) istifa etmek.

Hayatımızda istemediğimiz insanları, bize acı veren anıları, karakterimizdeki gıcık yerleri öyle şipsak silemiyoruz. Ne yazık ki,  ‘sil baştan‘ filmdeki gibi silme teknikleri henüz geliştirilmiş değil. O yüzden, değiştiremeyeceğiz şeylerle ilgili neler yapacağımız kösteklenmiş durumda.  Onları hiç olmamış gibi bir odaya mı hapsetsek, yoksa ayaklarına taş bağlayıp denize mi atsak, bilimum uyuşturucu ile o bölgelere dair hücreleri mi öldürsek, ya da boyumuzdan büyük kararlar alıp onlar hiç yokmuş ve olmamış gibi davrandığımız bir irade mi göstersek?

Ne yaparsak yapalım, nöronsal bir rahatsızlık geçirmediğimiz müddetçe, karakterdeki bir özelliği, geçmişteki bir aşkı, yaşamda engel olunmamış bir gidişatı, bir mektubun bizdeki izini silemeyiz. Akış değişir belki ama dere değişmez. Sıcaklık aynıdır, su aynıdır, his aynıdır; dereyi görmemek, derede farklı yönlerde yüzmek; paçalarınızın çoktan sıvanmış ve ıslanmış olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmez. Yani silip kaçamazsınız, kaçtıklarınızı da zaten hiç silemezsiniz.

Hani bu yine parçalı bulutlu bir konu. Asıl mevzu gökyüzü ise ne yapacağız. Yani  asıl mevzu, şimdiki halimiz, var oluşumuz, kimliklerimizin toplamıysa? Kendimizden külliyen istifa etmek istiyor ve yeni bir ben oluşturmak istiyorsak? E haliyle başaramıyor, ama olduğumuz halden de kaçıyorsak. Blinçüstünde tü kaka yapsak da, kaçamadıkça sıkıştığınız kimlerimize bilinçaltımızda daha da sarılıyorsak?

Yasaklı kimlikler de olabilir bunlar, suçlu kimlikler de, hatta olmak istediğin ama olursan toplumun seni zorlayacağını düşündüğün kimlikler de. Neticede, çevrendeki senden karabasanlar ile sıkışıp, silemeyince kendini baştan, başlayamamanın acısı ile büzülüp durursun. Biriken yıllar, posasını da beraberinde getirir, ve sen sadece kendin olmak isterken, yaşadığın savaşımların ceremesi ile yaralanır her yanın.

Ama bir çözüm var.

Goffman (1961), akıl hastaneleri, huzurevleri, hapishaneler, askeri eğitim kurumları, manastırlar ya da konsantrasyon kamplarında bile oynaya bu kimlik istifası uygulanır diyor. Mantık basit aslında: Madem kendi kimliğinden istifa etmek istiyorsun, hay hay. Bizde envai çeşit kimlik var, hangisini istersen.  Toplum ile bilimum uyumlu olandan, en kötüsünün bile kafandaki o kötürüm düşüncelerden daha iyi olanına kadar. Senin yerine seni biz inşa edeceğiz. Mephisto’ya ruhunu ya gönüllü satarsın sen, manastırlardaki gibi; ya da biz seni, bu ‘anormal’ düşüncelerinden dolayı bir şekilde yakalarız, akıl hastanelerindeki gibi; ya da ‘sivrilikler’ için genel bir törpüleme yaparız; askeri eğitim kurumları ya da evliliklerdeki gibi.

Bu tip kurumlara girmeden evvel ilk yapılan şey, bazen donuna kadar olmak üzere her türlü kişisel eşyanı ‘dışarda’ bırakmaktır. Paran, ismin ve soyismin, eşyaların, kıyafetlerin, telefonun alınır; benzer kesim saçlarla, aynı renk ve tür kıyafet ve eşyalarla herkesin aynısı olursun. Yani sıfırlanırsın, sıradanlığın en formal halindesindir. Garip bir rahatlıktır bu, hiç olmanın rahatlığı, sessizliğin huzuru. Korkaklığın onandığı bir yer, suçun cezasının çekildiği yer, kaçışın olumlandığı yer, ırkların sabunlandığı yer, silindiğin yerdir. Neredeyse tamamen silindiğin ama var olduğuna, iyi olduğuna, mutlu olduğuna inandırıldığın bir yer.

Kimlikler, çevre ve eşyalarla sıkı sıkıya ilişkilidir. Bir şey, sana birini hatırlatır; biri sana bir şeyi hatırlatır. Eğer sana ait bir şey ve sana seni hatırlatacak biri kalmazsa, unutmaya başlarsın.  Baştan silemesen da, sondan başlayarak silersin. Üzerindeki baskı, silinen bu benliğin sesizliğini bozar. Seni yeni kimlikler yaratmaya zorlar. Çevrende sana benzeyen (benzetilen) insanlar vardır: normal görünümlü anormal insanlar. Ve bu insanlar, kendilerine biçilen, reva görülen kimliği dikmeye başlarlar üzerlerine. An be an, gün be gün ördükleri bu kimlik, yeni giysileri olmaya başlar. Bu tip yerlerde, bir şeye sahip olunması istenmez. Her şey ortak kullanım içindir ya da sana verildiği kadardır. Kişi, sahip oldukları üzerinden ya da içten yanmalı bir motor enerjisi ile kendini tanımlayamaz. Ne verilirse onu yer, nereye oturması gerekirse oraya oturur, saat kaçta kalkması gerekirse o zaman kalkar. Konuşacağı insanları, yaşayacağı duyguları ve haliyle kendini seçemez. Zorla istifa ‘ettirildiği’ benliğinde, hademe olarak işe alınmıştır şimdi.

Ruhunu silerek, ve bilerek, satmışsındır artık. Cebren ya da hile ile, rıza ya da hengamede sürüklenerek. Ne fark eder ki. Kendinden silmişsindir, kendini silmişsindir. Sildiklerin içinde senleşmiştir, dışında ise sen ‘başkası’ olmuşsundur. Dışını kandırabilirsin, neticede kaçtıklarının seni tanımayacağını kadar değişmiş, farklılaşmışsındır.  Yapay bir zeka gibi sana ne denilirse onu yapan komutlar içinde ve bir gün kaçtığın şeylerin tam da ensesini göreceğin korkusu ile.

E o zaman, içine girdiğimiz değil, zaten içimizde var olan ve körüklediğimiz hapishaneleri düşünüp;  kaçarak sildiklerimiz ve sildiklerimizden kaçtığımız bu hapishanelerde, kendimizi nasıl da kaybettiğimizi ve kandırdığımızı anlamamız temennisiyle. Malumdur, özgürlük silmekte değil, kendinle barışmakta ve kendinden yaratabilmekte gizlidir.


Kaynaklar

Snyder, C.R. and Howard L. Fromkin (1981), Uniqueness: Human Pursuit of Difference, New York: Plenum.

Belk, R. (1988). Possessions and the Extended Self. The Journal of Consumer Research, Vol. 15, No. 2, pp. 139-168.

Goffman, E (1961), Asylums, New York: Doubleday. (1971), Relations in Public: Microstudies of the Public Order, New York: Basic Books.

 

Advertisements