Bir şeyi kendinin bir parçası haline getirmek, aynı zamanda onun da bir parçası olmayı gerektirir. Elbette nesnelerin bir parçası olmak sapiens egomuza ters. Ama biraz mistik düşünce akımlarına daldığınızda, aşk olur veganlık olur, kişinin ‘kendi’ olmayı abarttığı bir dünyaya eli sopalı eleştiriler görebilirsiniz.

Sadece bu mistik düşünceler değil, rakamları, nöronları ya da atomları birbirine bağlayan networklerle ilgili ‘bilimsel’ araştırmalar da bu ‘kendiliği’ komik bulur. Ama illa bir kendi vardır muhakkak, ‘benlik’ olarak algıladığımız. Ondan ne kadar verirsek, o kadar çoğalırız düşüncesi de ister bereket temelli olsun ister fetih, öyle ya da böyle deneyimlediğimiz bir şey.

İnsan sevdiğini sahiplenir denilen düstur ile büyüdüğümüz dünyaya, Sartre insan kontrol edebildiğini, ürettiğini ve bildiğini sahiplenir ile cevap veriyor. Adam haklı bir açıdan. Çünkü insan sevdiğini sahiplenmez, sahiplendiğini sever, çünkü hepimizde var o narsistlik. Olaya böyle tersten bakınca da, haliyle, gördüğümüz yerler pek de iç açıcı olmuyor: Kıskanmalar, kara sevdalar, bağımlılıklar, boşluklar, onsuz anlam ifade etmeler gibi bilumum yan etkiler.

İnsanın kendini hemen hemen satın aldıkları ile tanımladığı bu modern dünyada, bu tip ‘üreterek’ ya da ‘bilerek’ benlik geliştirme düşüncesi zaten hak götüre. Aşırı ideal, çok zor.

Muhakkak ki satın aldığımız ürünlerin işlevleri hayatımızı kolaylaştırıyor, ama her şey de olduğu gibi denge burada da esas. Belki de o yüzden, insan, nesne, bilgi, ilgi neyse artık fark etmez, dışımızdaki bir şeyi içimize alabilmek için, onu benin bir parçası haline getirmek için, onu hücrelerine, atomlarına, özüne değin bilmek, oradan da kendini üretmek, kendinle üretmek  en şiirsel yöntem. Aşağıda bu durum, knowing them in the biblical sense denilen kalıpla anlatıyor. Kelime anlamı olarak onla bütünleşme, cinsel ve ruhsal bir bütünleşme, bir ilişki ile.

Bir şeyi sevmek, bir şeyi bilmek, bir şey ile birlikte olmak; her şeyin yüzeyselliğinin onure edildiği bir çağda yaşayan bizler için öylesine zor, öylesine havada ki.

Ama bilinen bir şey var: O’nu hücrelerine değin bildiğinde, ancak o zaman, hakkını vererek ve tene dokunurcasına gerçek bir şekilde sevmiş olursun. Ve öyle bir sevgi içinde, O ile senin arasındaki bağlar erimeye, belirsizleşmeye, gereksizleşmeye başlar. Eridiğinde ürettiğin şeyler, senden gayri ama sana dair kutsallar haline gelir. İşte bugün, dilerim ki hepimizin kutsalından tanımlanan dinler gülümsesin ve biz de bu arada, sözü son bölüme bırakalım:

 


Bölüm 3

Kendini Genişletme Süreci

(Öz-uzanım, self-extension)

Nesneleri Benliğe Ekleme Yolları

Sartre (1943), nesneleri bir parçamız gibi algılarken 3 yol kullandığımızı söyler. İlki, bir şeye el koymamız ya da onu kişisel işlerimizde kullanmamız. Tıpkı, McClelland (1951)’ın nesneler üzerinde güç ve kontrol sahibi olduğumuzda onları bir parçamız olarak algılamamızı iddiasındaki gibi. Sartre, soyut ya da sahip olunması mümkün olmayan şeyleri sahiplenmemizin, onları fethetmek, onlara öncülük etmek ya da onlarla başa çıkmamızla alakalı olduğunu söyler. Bir dağın zirvesine çıkarak ya da bir şehirde yaşayarak, bu tip ‘nesne olmayan’ varlıkların bir parçamız haline gelmesini sağlarız. Bisiklet ve arabayı ilk sürüşümüzden sonra, yeni bir bilgisayar programını kullanmaya başladığımızda ya da kayak kayarken atik dönüşler yapabilir hale geldiğimizde, yani bunları öğrendiğimiz zaman, tüm bu nesneler bir parçamız haline gelir. Bu bakış açısı, dayanıksız tüketim mal ve hizmetlerinin, kamu malı ve etkinliklerinin sahiplenilip benliğin bir parçası haline nasıl geldiğini anlamakta önemli. Misal, araba ya da ev gibi ikinci el dayanıklı tüketim mallarını satın aldığımızda onları temizleyerek, sahibine ait bulaşıcı herhangi bir izin geçişine engel olmak isteriz. McCracken (1988), bu tip bir temizliği, nesneyi sahiplenin bir ritüeli olarak kabul eder.

Bir şeyi kendinin yapmanın ve benlik ile bütünleştirmenin ikinci yolu, onu bizzat yaratmaktır. Antropolojik bulguları yansıtan ve Locke (1690)’un sahipliğin bir dönüşümle geldiğini iddia eden mülkiyetin emek teorisindeki gibi bir yaratma. Yaratılan şey ister bir nesne, ister soyut bir düşünce olsun fark etmez, yaratıcı yaratılan şey üzerinde bir emare ya da kendine ilişkin herhangi bir bağ var olduğu müddetçe, bu kimliği muhafaza edebilir. Kişi ve zihinsel üretimleri arasındaki bu gibi ilişkiler bazen mülkiyet hakları, patentler ya da bilimsel alıntılarda olduğu gibi yazılı hale de gelebilir.

Nesnelerin benliğin bir parçası haline gelmesindeki üçüncü bir yol ise, o şeyleri özüne ve bedenine sirayet edercesine ‘bilmektir’ (knowing them in the biblical sense). Sartre, bir nesneyi bilmenin, o nesneye sahip olmaya dair şehvet ve cinsellik arzularından beslendiğini söyler. Bu nesnenin insan, mekan ya da bir obje olması fark etmez. Beaglehole (1932)’un da dediği gibi, bir kitap, mağaza ya da topluluk ile ilgili ilk edinimlerimiz sadece ‘bizim’ olmaz, bizim bir parçamız da olur. Bir nesne tutku ile keşfedilip bilindiği zaman nesne olmaktan çıkıp, özneleşir ve kişiye bağlanır. Bir nesneyi, tutkulu şekilde öğrenmenin yollarından biri onu biriktirmektir. Bu tip birikimin artmasının kendini tanımlamada etkisi vardır (Belk 1995). İnsan ve hayvanlardaki biriktirme alışkanlığı, ilk olarak gelecekteki olası ihtiyaçları gidermek için güvenlik önlemi olarak kullanılmaya başlansa da, günümüzde farklılık yaratma ve kendini tanımlamada kullanılan lüks eğilimlere dönüşmüştür (Belk 1982b). Rigby ve Rigby (1949)’ın şu öngörülü gözlemine bakalım:

‘Küçük bir çocuk ya da bir usta, o güne değin biriktirdiği şeylerin önünde durup, ‘işte bunlar benim’ dediği anda, ilk edindiği şeyden beri süregelen bir sahip olma hissinin doruk noktasına ulaşır (p35).

Sartre, kişi ile nesne arasında satın alma ile oluşan bağı 4. bir yol olarak tanımlamaktansa, bunu bir nesneyi yaratmanın başka bir yolu olarak tanımlar. Bazıları için para, benliğin bir parçası haline gelemeyecek kadar soyut, görünmez ya da ‘metalaşmış’tır (Kopytoff 1986). Yine de, pek çok insan için para heyecan verici ve büyülü sembolleri olan bir şeydir (Belk 1999). Elde ederek benliğini oluşturan insanlar için para, somut ve gözle görülebilir şeyleri satın almaya yardım ederek benliğin bir parçası haline gelebilir (Wright et al, 1992). Paranın potansiyel satın alma gücü de benlik algısını etkiler. Marx (1844) bunu şöyle açıklar:

‘Benim için para sayesinde var olan, para vererek aldığım… Paranın ya da onun sahibi olan benim satın alabildiğim şey.’

Para, sahip olduklarımız ya da yapabildiklerimizle ilgili sınırlarımızı genişlettiğinden benlik algımızı değiştirir. Dahası satın alınabilir şeyler hakkında bize beğeni ya da ret hakkı verir. Böylece benliğimizi genişletirken daha seçici olabiliriz. Sartre, birine sahip olduğun bir nesneyi vermenin de benliğin genişlemesinde rol oynadığını söyler. Misal nesneyi birine hediye ettiğimizde, hediye bizimle bağını korumaya devam edecek, böylece kimliğimiz hediyeyi alan kişiye doğru genişleyecektir.

Sartre’nin nesneleri genişletilmiş benliğimizin parçası haline getirmekle ilgili özetlediği bu 3 yöntem (Kontrol / uzmanlaşma, yaratma ve bilme), bilinçli ve aktif süreçleri içerir. Giyim-kuşam (Solomon 1986), ev (Jaeger 1985) ve arabalar, başkaların bizi değerlendirdiği ‘ikinci bir deri’ gibidir. Çiftçinin tarlası, zanaatkarın ürünleri, sanatçının eserleri kişinin bir parçası haline gelir, çünkü bu tip nesneler üzerinde bilerek çalışmış, bunları yaratırken enerjimizden ve kendimizden bir şeyler katmışızdır. Bu süreçlerin hepsinde aktif bir rol oynarız. Halbuki ev eşyaları gibi nesneler beraberinde getirdikleri anlamlardan ötürü bir parçamız olabilirler. Yaşam alanımızdaki tanıdık şeylerdir, sıradan ve özel bir çok anımıza eşlik etmişlerdir, onlara kendimiz ve ailemize gösterdiğimiz ihsana benzer bir tutumla yaklaşmışızdır. Onları kullandığımız süre boyunca, pek çok anıya tanık olmuşlardır. Bu örnekte olduğu gibi, bilinçli ve aktif olmayan formlar da mevcuttur. Nesnelerin hayatımıza giderek yerleşmesi ile ya da bizdeki anlamların zamanla artması ile de benlik genişlemesi vuku bulabilir.

Sonuç:

Alışveriş Bağımlılığı Araştırmaları için Çıkarımlar

Sağlıklı bir karakter gelişimi için, nesnelerin benliğe eklenmesi süreci önemli bir işleve sahip. Bu işlevlerden biri, nesnelerin, benliğin tarafsız bir dışa vurumu, içimizin dışa yansıması olmasıdır. Douglas ve Isherwood (1979), nesnelerin ‘düşünmeye iyi geldiğini’ söyler. Bu tip nesneler, imkanlarımızı şekillendirerek ve kendimizi tanıtırken, normalde genişletilmemiş benliğimiz hakkında yorum yapmaktan çekinen kişilerden geri bildirimler almamıza vesile olarak bize yardımcı olur.

Genişletilmiş benliğimizi oluşturan nesneler, bize kişisel bir başarı hissi verir ya da kişisel tarihimizi, ne kadar değiştiğimizi gösteren bir müze gibidir. Kuşaktan kuşağa geçen değerli nesneler sayesinde, aileler de benzer bir başarı hissederler. Ailenin fertleri bir tür kalıcılık içindedir, kendi dünyaları ve edinimleri dışına uzanan bir dünyaya ait gibidirler. Topluluklar, milletler ya da benliğin dahil olduğu diğer gruplar da, anıtlar, binalar, kitaplar, şarkılar ya da diğer eserlerle benzer bir süreci yaşarlar. Benliğin dahil olduğu bu tip gruplar ve eserler arasındaki ilişki, grup harmonisi, birlikteliği ve ruhu için büyük öneme sahiptir. Ayrıca, doğa harikaları, yüce bir sonsuzluk ve dünya hissi vererek genişletilmiş benlik oluşumunu etkiler.

Tabiki, tüm bu anlatılanlar, benliği nesneler üzerinden genişletmenin etkilerinin hepsinin olumlu olduğu anlamına gelmiyor. Materyalizm üzerine yapılan çalışmalar, bu tip nesnelerin hayatımıza kattığı anlamların olumsuz sonuçlarını olduğunu da gösteriyor (Dittmar 1992). Para, zenginliğin hak edilmediği düşüncesiyle tüketim nesnelerine savruk ve baştan savma şekilde harcanabilir (Belk 1991a, Boundy, bu kitapta 1.bölüm). Yine de, kişisel motivasyondaki azalmadan dolayı kendini genişletme ya da değiştirme sürecinde, alışveriş bağımlılığı, paradan kurtulma nedenli tüketimden daha etkilidir. Bir materyalistin tüketim nesnelerinin kişinin hayatını ne denli dönüştürebildiğine olan inancı, büyülü bir optimizim içindedir. Yüce tüketimin peri masalı hikayesindeki gibi romantik bir inançtır bu. Büyülü ve gerçekdışı bu yaklaşım, alışveriş bağımlılığına parayı har vurup harman savuran bir bakış açısına göre daha net bağlıdır. Yine de, alışveriş bağımlılığının altında yatan motivasyon ne olursa olsun, bu tarz dışsal yöntemlerle inşa edilen bir benliğin ciddi sayıda olumsuz sonuçları vardır. Öyle ki, bu yöntemler hayatımız boyunca kullanılmaya devam ettikçe, benliğimiz özünde kendini giderek boş, anlamsız ve kırılgan hissetmeye başlar. Tüketim nesnelerinin dürtüsel bir edinimi ile sonuçlanan bu tip kendini genişletme denemeleri, satın almayı bilinçli bir keyif getirici eylem ve hayatımızdaki insan boşluğunu giderme gibi daha ciddi psikolojik tehlikeler içerebilir.

Alışveriş bağımlılığı sadece benliğimizi genişletme sürecine katkıda bulunan nesneleri sahiplenme arzusundan kaynaklanmaz. Alışveriş bağımlılığında, nesneleri elde etme süreci, onu elde etmiş olmaktan daha çok haz verebilir. Meselenin böyle olup olmadığı, Schor (1998)’un da aşağıda belirttiği gibi, bağımlılık derecesine bağlıdır,

Faber ve O’Guinn’inkine (1992) benzer bir test kullanarak, Allison Magee (1994) Arizona’daki üniversite öğrencilerin %15-16’sının alışveriş bağımlısı olduğunu bulmuştur. Gerçi, alışveriş bağımlılığının gençler arasında yaygın olduğu bilinen bir gerçek. Elbette ki, klinik olarak tanımlanan bağımlılık ‘normal’ tüketicilerden hayli farklı olabilir, ki bu tip bağımlılıklar ekstrem vak’alardır. Milyonlarca sıradan insan ise yüksek oranda ‘genelleştirilmiş bağımlılık dürtüsü’ ile hareket eder. Aslında, alışveriş bağımlılığının bu sözde zararsız hali 4 kişiden birini etkiler haldedir. Amerika gibi bir ülke için 22-61 yaş aralığındaki (hemen hemen yarısı genç yetişkinler) insanların %41’inin ‘alışveriş beni iyi hissettiriyor’ demesi şaşırtıcı olmasa gerek (Farkas ve Johnson 1997, p159).

Alışveriş bağımlılığı ile ilgili en uç rakamlar Natarajan ve Goff(1991)’a ait: 4 Amerikalı’dan biri kısmen alışveriş bağımlısı. Bu bulgular, alışveriş bağımlılığı ve satın almayı birbirinden ayrı iki kategori olarak değil de, bir tür skala üzerinde algılayan diğer çalışmalarla uyumlu (d’Astous 1990, Edwards 1993, Valence et al 1988). Frank (1999) bu görüşü şöyle detaylandırır:

Kumarı abartacağımızdan korkup, Atlantic City’e giderken yanımıza daha az para alırız. Geceyi TV izleyerek geçirmekten çekinip, televizyonu yatak odasının dışına çıkarırız. Öyle ya da böyle, tıpkı Ainslie (1992)’in dediği gibi, hepimiz birer bağımlıyız, yedikleri ile, sigara ve alkol ile, televizyondaki spor yayınları ile, dedektif romanları ya da çeşit çeşit ilgi çekici aktivite ile savaşan (p185).

Benzer görüşü takip ederek, Lunt ve Livingstone (1992), birer cazibe nesnesi olan lüks tüketim mallarının kredi kartı ile satın alınmasının, iç disiplini daha da zorlaştırdığını söyler. Frank(1999), direniş taktiğine benzer bir şekilde, tüketicilerin, satış davranışları üzerindeki kontrolünü etkilemeyi amaçlayan baştan çıkarma taktikleri geliştirildiğini söyler (Livingstone ve Lunt 1992, Lunt ve Livingstone 1992).

Yine de, benlik geliştirmeyi amaçlayan her tüketici davranışı dürtüsel ya da bağımlılık olarak algılanamaz. Şartlar önemlidir. Bazen kişiyi alışveriş bağımlılığına iten şey, o şeyin ne sağladığıdır (Belk 1987b). Bir satın almayı alışveriş bağımlılığına dönüştüren şey, kişinin kendini boş ve değersiz hissetmesi ya da Wicklund ve Gollwitzer (1982)’in belirttiği gibi, sembolik bir tamamlanma duygusudur. İroniktir, yukarıda belirtildiği gibi, kişinin benliğini şekillendirirken sahip olduğu şeylere dayanması arttıkça, alışveriş bağımlılarının hissettiği o boşluk hissi de yoğunlaşır. Neticede kişi o boşluğu dolduracak daha çekici şeyleri arama çabasını arttırır ki, böylece kısır döngü başlamış olur.


 

  • Orijinal burada! Bunun bir de makale formatı var, o da şurada
  • Referanslar kitap bölümünde tam değil. Makalenin referanslar kısmından yararlanabilirsiniz. Hemen hemen aynı kaynaklar kullanılmış.

 

Advertisements