Bir önceki bölümde, genişletilmiş benlik konusu üzerine giriş yapıldı. Şimdi biraz daha bu benliğin işlevine geçilecek. Bu bölüm, esasen 3 temel parçaya ayrılabilir. İlk parça var oldum/olamadım kaygısı ile ilgili tartışmaları içeren felsefi kısım: Sartre, Marx ve Fromm’un bu konudaki görüşlerini özetliyor. Burada mesele,  ‘sahip olmak, eylem ve olmak‘ üçlüsünün algılanması üzerine.  Sartre malum olup ‘ol(ma)mak‘ açısını, Marx eylemin sömürülme ve kutsallık yanını, Fromm ise sahip olmak olmadan yapılan ben inşasısına odaklı.

İkinci kısım bildiğimiz klasik 20. yy psikolojisi. Küçükken yediğin hurmalar, büyünce gelir kimliğini tırmalar kısmı. Son parça ise, maddelere yaşlandıkça nasıl bağlandığımız, neden bağlandığımız, neden antika biriktirdiğimiz gibi soruları cevaplıyor. İnsan tabi böyle şeyleri okurken, cidden ben neleri biriktiriyorum, nelere zarar gelirse (önceki bölümdeki Porsche misali) canım acıyor, insanları da birer nesne haline nasıl getiriyorum, yaşlandıkça bende de değişen şeyler var mı, ya da başka zamanlara ait şeyleri biriktirme, yaşama gibi nostaljik bir hayal içinde yaşıyor muyum gibi soruyor da duruyor.

 

Tüm bu dışımızda olup bitenleri, sahip olduğumuz şeyleri, o şeylerin bizle bağını, insanları, gelmişi geçmişi düşünüp, şöyle bir nöral kıvılcımlar çıkarmaktan zarar germez.

Kişinin kendini gıdıklayamadığı bir gerçeklikte, kendine doğru özgesel, özsel bir arayışa girebilmek hayaliyle.


Bölüm 3

Genişletilmiş benliğin işlevleri

Sahip Olmak, Eylem ve Olmak (Having, Doing, Being)

Nesneler gerçek anlamda da benliğin genişlemiş bir hali olabilirler. Misal onları bir araç ya da bir silah olarak kullandığımızda tek başımıza gücümüz yetmeyen şeyleri yapabilmemizi sağlarlar. Bir tür tamamlanmışlık ya da zafer duygusu yaratarak kendimizi hatta başkalarını da aslında olmadığımız bir insan olduğumuza ikna etmemize yardım ettiğinde de sembolik olarak işe yararlar. Tanay (1976), silahların sahipleri için sembolik bir penisi temsil ettiğinini söyler. Kates ve Varzos (1987) ise bu görüşe karşı çıkarak, silahların sembolik bir gücü değil, sadece bir araç oluşunun altının çizilmesi gerektiğini savunurlar. Bu tip bir kişisel güç artışı hissiyatı, Vahşi Batı hikayelerindeki 6’lı revolverlere ‘adalet sağlama’ işlevi vermiştir. Halbuki Tanay’ın sembolik yorumu bu tip bir silahın sağladığı bir var ‘oluşu’ (being) ima eder.  Kişinin bu silah ile neler ‘yapabileceği’ (doing) aslında kişinin benliğini etkiler. Bu açıdan bakarsak, bir şeye sahip olmak(having) aslında eylem ve olma becerilerimize katkı sağlar.

Sahip olmak, eylem ve olmak arasındaki bu güçlü ilişki aslında Jean- Paul Sartre tarafından esaslıca irdelendi. Varlık ve Hiçlik kitabında Sartre (1956), olmanın aslında bir geçiş aşaması ya da sahip olmak ya da eyleme duyulan daha temel bir arzunun işareti olduğunu söyler. Bir şeye sahip olmamızın en temel sebebinin benliğimizi genişletme isteğimiz olduğunu söyler ve kim olduğumuzu anlayabilmemizin tek yolunun da nelere sahip olduğumuzu bilmemizden geçtiğini vurgular. Başka bir deyişle, sahip olmak ya da olmak birbirinden ayrı ama ayrılamaz şeylerdir. Bir nesneyi sahiplendiğimizde, benlik ve benlik dışı, olmak ve sahip olmak birleşir. Böylece der Sartre, sahip olduğumuz her şey kim olduğumuzu anlamamızda kilit noktadadır. Nelere elde ettiğimize bakarak özünde kim olduğumuzu araştırır, onu göstermeye, onaylamaya ve ortaya çıkarmaya çalışırız.

Sartre’ye göre sahip olmak, olmak ve eylem arasındaki ilişkiyi başkaları da etkiler. Bazılarının bazen sahip olduğumuz bir nesneymişçesine işlev görmesinin yanında, kendimizi nasıl gördüğümüzü yansıtmak gibi yararları da vardır. Bu tip kimseler önce sahip ile nesnesi arasındaki bağa ilişkilenir, sonrasında hangisi daha iyi bildiğine göre birinden diğerine ilişkiler açığa çıkarır. Belk (1978, 1988), Belk ve diğerleri (1982), ve Holman (1981) satın alma davranışları literatürünün de bu tip bir ilişkiyi onayladığını söyler.

Sartre’nin elde etme ve olmanın hayatın merkezinde yer aldığı görüşünün aksine Marx için eylem, özellikle de çalışmak kişinin varlığının ve öz değerinin temelidir. Marx’a göre bir şeye sahip olmak ile ilgili problem ‘meta fetişizmi’ algısı ile sahte mutluluk vaat etmesidir (Marx 1867). Tüketiciler bu tip meta fetişizmi nesnelerine neredeyse tapar, onların mutluluk getirici büyüsel güçleri olduğuna inanır, mutluluğun sıradaki bir sonraki tüketim ile devam edeceğini umarlar. Özetle ‘şunu alırsam mutlu olabilirim’ düşüncesidir bu… Tüketimin mucizevi bir dönüşüm sağladığı düşüncesi burada da geçerlidir. Alışveriş bağımlılığı ve kendini ödüllendirme ile ilgili literatür çalışmaları göstermektedir ki, mücevher ve giyim gibi tüketim nesnelerinin kendi ya da başkaları için alışveriş bağımlılığının merkezinde yer alır(Mick 1996, Mick ve DeMoss 1990, O’Guinn ve Faber 1989, Sherry ve diğerleri, 1995). İlginçtir ki, ikisi de bedene sürekli bir yakın temas halinde ve potansiyel bir değişim büyüsü yaratır. Etraf bu tip yüzükler, ayakkabılar ya da giyeni bir anda dönüştüren mucizevi nesnelerden oluşan masallarla dolar (Belk 1991a). Nike, Armani ya da Tiffany gibi büyüleyici markaların bu tip dönüşüm hikayelerini had safhadaki örnekleridir.

Sarte sahip olmayı, Marx ise eylemi (anlamlı ve ödüllendirilmiş bir iş olarak (Marx 1842)) , Fromm (1976) olmayı varoluşun en üstü biçimi sayar. Marx gibi Fromm da ‘radikal hedonizm’e yani oluşu göz ardı ederek sahip olmaya odaklanılmasına karşıdır. Varlığın ‘sahip olma’ üzerine odaklanmasıyla, nesneleri, zamanı hatta yaşamın kendisini biriktirilen ya da uzak durulan bir şey gibi algılanır. Fromm’un önerdiği ‘var olmak’ temelli değişim, paylaşmanın, feda etmek ya da vermeye muhalif bir yaklaşıma geçmeyi gerektirir. Böylece varlığı ‘olmak’ üzerinden tanımlamanın sonuçlarından biri, sahip olma durumunda olduğu gibi kaybetme tehdidi olmaksızın oluşan bir karakterdir. Tıpkı kendisinin de dediği gibi: ‘Eğer sahip olduğum şeyler isem, ve oldu da onları kaybedersem, geriye ben adına ne kalır?’ (Fromm 1976, p76).

Sartre, Marx ve Fromm’un bu sahip olmak, eylem ve olmak üzerinde bu farklı felsefi görüşleri burada çözmek ne gerekli ne de mümkün. Üçünün de katıldığı bir şey varsa, o da bir şeyi sahiplenmenin, benliğin yaratılması ve devamlılığında önemli bir almasıdır. Böylece sahip olmak, eylem ve olmak bir bütünlük içinde birbirleriyle ilişkilidir. Dahası bir çok bilim dalı, fetişizmin, benliğin nesnelere ilişkilendirilmesi sürecindeki sağlıksız bir yöntem olduğunda hem fikir. Ellen’in de (1988) dediği gibi, Marxist ekonomideki meta fetişizmi, antropolojideki dini fetişler ya da Freudyen psikolojinin cinsel fetişleri birbirinden farklı kavramlar değildir, hatta pek çok ortak noktaları olduğu da söylenebilir.

Mülkiyetin hakimiyeti ve İnsan Gelişimi

Gelişim ile ilgili çalışmalar gösteriyor ki,sahip olduğumuz şeylerle kendimizi tanımlamamızın tarihi yaşamın ilk dönemlerine kadar uzanıyor. Daha bebekken, ilk önce benliğimizi çevremizden ayırıyoruz, sonra bizim olan şeylerde gözü olan diğerlerini. Maddesel sahiplenmelere olan eğilim yaşla azalsa da, nesneleri kendimizi ifade etmede, mutluluk arayışımızda, kendimize deneyimlerimizi, başarılarımızı, çevremizdeki diğer insanları hatırlatmada, hatta ölüm sonrası yaşam algısı yaratmada kullandıkça yaşam boyu bu etki bir şekilde devam ediyor. Hayatımızda yer eden bütün bu nesneler bizde, kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi, hatta belki nereye gidiyor olduğumuzu söyleyen bir geçmiş algısı yaratıyor.

Benlik vs Çevre

Sahip olduğumuz şeylerin işlevselliği yaşam döngümüz boyunca sabit değildir. Bebek, eylemlerinin tesadüfi ve kinestezik (olay içinde) geri bildirimleri ile ben ve ben-dışının ayırdına varır (Lewis ve Brooks 1978, Seligman 1975). Öyle ki bebeğin motor becerileri geliştikçe, bu nesnelerden kontrol edilebilir olanlar benliğin bir parçası gibi algılanırken, kontrol edilemeyenler ben dışı ya da çevre olarak algılanır.

Isaacs’a (1933) göre, ilk sahiplik hisleri annenin ilgisinden oluşur:

‘Bebeğin emme döneminde, ‘sahip olma’ kelimenin tam anlamıyla bir şeyi içine, ağzına almak demektir. Meme sadece orada ağzın içindeyken, ‘ben’in bir parçasıymış gibidir. Ona sıkıca yapışıp, tutabildiği kadar ağzında tutmak onu elinde tutmanın tek yoludur… Mülkiyetin en temel hali budur ki, diğer haller bir şekilde bu halden evrilerek var olurlar (p226).

Anne her ne kadar bebeğe özen gösterip bakım ve güvenliğini sağlasa da, bebeğin ihtiyaçlarını gidermedeki ufak bir aksama bir zamanlar ilk sırada yer alan bir şeyin ikinci plana atılması duygusunu yaratır. Anneden ayrılma sürecindeki bebekler için ‘pofidik oyuncaklar’ (security blanket), bir tür geçiş nesnesi (transitional object) görevi görür, ve annenin yokluğunda onun yerini sembolize ederek güven verir ( Furby ve Wilke 1982, Passman1976, Passman ve Halonen 1979, Weisberg ve Russell 1971, Winnicott 1953).

Kişi-nesne arasındaki bu tip bir ilişkinin ilk aşamasını, o nesneler ve dış dünya ile bir olmuş bir halden, o nesneleri dış dünya ile olan ayrıklığını anlamaya yardımcı bir şeymiş gibi algısına geçiş olarak tanımlarsak; bir sonraki aşama da bu tip geçiş nesnelerinden kopup, o şeylerle dış dünyaya ya da dış dünya ile birlikte bir şeyler yapmaktır. Bu istek ‘yeterlilik’ (competence, Furby 1980), ‘hakimiyet’ (mastery, White 1959), ya da ‘yetkin olma güdüsü’ (efficacy motivation, Lichtenberg 1989) olarak tanımlanabilir. Bu konseptte Furby (1980), bu tip nesneler tarafından kontrol edildiğimiz hissini yenerek, bu nesneleri dış dünyada aktif olarak kullandığımızda daha güçlü bir benlik geliştirilebileceğini iddia eder.

Benlik vs diğerleri

Kline ve France (1899) ile Isaacs (1935)’ın verilerine göre, kişi ve bu tip nesneler arasındaki ilişki, insanın genel olarak herhngi bir eşya ile ilişkisi kadar basit değildir. Çünkü, insanlar çoğu zaman bu tip nesneleri kontrol etmenin yollarını ararlar:

Çocukların benim dedikleri bu tip nesnelerin büyük bir kısmı içgüdüsel kaynaklı olmaktan uzaktır. Bu istek doğrudan diğer insanların o nesnelere sahip olması ya da onları istemesinden kaynaklanır. Burada bir tür açık rekabet alanından bahsediyoruz. Diğerlerinin sahip olduğu şeye sahip olamamak ya da daha azına sahip olmak, sevgi ve saygı alanından dışlanılmışlık duygusu yaratır. Bu bir açıdan sevilmeye layık görülmemek gibidir (Isaacs, 1935, p74).

Nesnelerle ilgili olan ilişki her zaman 3 boyutludur. İnsan, nesne ve insan. Bu, bizi nesnelerin mülkiyetinde bir tür ‘meum et tuum’ (benim olan ve senin olan) endişesine götürür (Beaglehole 1932).

Sahiplenmenin bu rekabetçi yanı çocuklar arasında daha net görülür. Horney’e (1937) göre, bir çocuk için arkadaşları ya da ailesi tarafından yeteri kadar ilgi görmediği bu tip bir rekabetçi ortam, çocuğun oluşan bu açığı yetişkin yıllarında güç, prestij ve mülkiyetle doldurmasıma neden olabilir, ki bu durum sonrasında alışveriş bağımlılığı olarak nüksedebilir. Muensterberger da (1994) ailedeki ilgi eksikliği ile alışveriş bağımlılığı arasında benzer sonuçlara ulaşır. Bu yaklaşımın yetişkinlerin davranışlarını tam olarak açıklayıp açıklamadığı önemli değil, yine de sahiplenmeye ilişkin davranışların aydınlatılmasında, Freudyan oral ve anal bağlanma yaklaşımlarından daha mantıklı olduğu söylenebilir (Belk 1982a). Freud’un kendisi bile hevesli bir antika koleksiyoncusu iken, bizzat kendisininkini ya da diğer biriktirme şekillerini açıklamaya çabalamamıştır (Belk 1995).

Bu tip nesneler ile çocuğa öyle ya da böyle sevilme ve kendini önemli hissetme gibi duyguları iletilir. Halbuki bu oyuncaklar, ebeveynler açısından istenilen davranışların sonucu olarak birer ceza ya da ödül anlamına gelir. Ebeveynlerin, bu  sebebe göre değişen davranışları  kullanma şekli, çocuğun sahip olduğu nesneye ve diğer tür davranışlara olan bakışını etkilemekle kalmaz , bu tip destek nesnelerine karşı yeni tutumlar oluşmasını da neden olur.

Misal, şekerlemeler geri alınır, verilmez ya da geri alınması ile tehdit edilirse, şekerlemeler bir anda kıymete biner, istenmeyen davranışlar sona erene ya da nasıl isteniyorsa öyle davranılması gerektiğini kabul edilene kadar da onlardan alınacak haz ertelenmiş olur. Bu tip bir sosyalleşme sürecenin yetişkin hayata olası etkilerini zihinde canlandırmak zor olmasa gerek.

Erikson (1959) ergen dönemdeki gençlerin anlaşılır bir ‘kimlik krizi’ içinde ezildiğini söyler. Çalışmasının bir aşamasında, böyle bir dönemden geçen gençlerin kimliklerini belli başlı tüketim nesnelerini biriktirerek ya da elde ederek oluşturmaya çabaladıklarını söyler. Csikszentmihalyi ve Rochberg-Halton (1981), Chicagolu 8 ile 30 yaş arasındaki kişiler üzerinde yaptığı araştırmasında, bu neslin kıymet verdikleri nesneleri tanımlarken bu nesnelerin faydalarını (spor ekipmanları gibi) ya da üzerilerinde ne denli kontrol ya da etki gücüne sahip olabildiklerini (müzik aleti, hayvanlar, müzik seti gibi), ailelerine ve büyükbaba ve büyükannelerine göre daha çok ön plana çıkardığı bulmuştur.

Csikszentmihalyi ve Rochberg-Halton (1981), emeklilik öncesi yetişkinlik döneminde, kişinin kendini tanımlarken ne yaptığından neye sahip olduğuna doğru dönüşümün de altını çizer. Furby (1978), 40 ile 50 yaş arasındakilerin sahip oldukları şeyi büyük oranda sosyal güç ve statü ile gerekçelendirdiklerini söyler. Csikszentmihalyi (1982) bunu şu şekilde açıklıyor:

İyi bir eve, yeni bir arabaya, güzel mobilyalara, son moda ev aletlerine sahip birisi, toplumumuzca iyi birey olma sınavını geçmiş olur… Sahip olduğumuz ve tükettiğimiz şeyleri ..isteriz çünkü… onlar, bize duymadığımız takdirde kendimizi yitik hissedeceğimiz şeylerin söylenmesini sağlarlar. Bu söylenenler, sosyal statü sembolik ispatında kullanılan sosyal onayı içeren şeyleri içerebileceği gibi, genel olarak kişinin geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceğini, hatta yakın ilişkilerini somutlaştıran özel ev eşyaları hakkındaki yorumlardan oluşmaktadır (pp 5-6).

Olson (1981, 1985), genç çiftlerin evlerindeki en sevdiği eşyaları seçerken gelecek planları ve amaçlarını göz önüne bulundurduklarını söyler. Öte yandan yaşlı çiftler ortak olarak geçirdikleri anlarla ilişkili şeyleri seçerler. Cameron (1977), çocuk sahibi olmanın çiftlerin  kendilerine daha az, çocuğa daha fazla odaklanmalarını çıkarımladığı bir seri araştırma yürütmüştür. Feibleman (1975) ise, orta yaşın sonlarına doğru kişinin dolaylı olarak çocuğu üzerinden yaşamını sürdüğünü söyler. Çocuk, bu açıdan diğer maddi nesnelerin varlığını dışlamaksızın, kişinin genişletilmiş benliğinin başka bir örneğini teşkil eder. Aslında, Belk (1985) ebeveynlerin çocuklarından ve kendi ailelerinden daha çok materyalist ve sahiplenici olma eğiliminde olduğunu söyler. Çünkü biriken tüm bu nesneler, zamanla gelişmiş yetenekler, geçmişin ve geleceğin sahibi olma, ebeveynlik, yaşamın ortasında yer almak kişinin genişletilmiş benliğinin oluşumunda epey etkilidir.

Yaşlılık

Eğer gençlere gelecek odaklı dersek, yaşlılar da geçmiş odaklıdır. Csikszentmihalyi ve Rochberg-Halton (1981), Chicago çalışmasında fotoğraf, atletizm madalyaları ya da hatıraların çoğunlukla büyükbaba ve büyükanneden geldiğini söyler. Hatırası olan nesnelerin önem arz etmesinin sebebi, bu nesnelerin diğer insanları temsil ediyor olmasıdır. Çünkü bu nesneler, çoğunlukla önem verilen insanların hediyeleridir. Sherman ve Newman (1977), emeklilik sonrası dönemdeki insanlar arasında bu tip hatıralara sahip olanların olmayanlara göre daha mutlu olduğunu bulmuştur. Geçmişle ilgili bazı yerlere de, kişinin hatıralarını canlı tuttuğu için özellikle önem verilir (Howell 1983, Lowenthall 1975).

Yaşlı insanlar için ölümün gerçekliği giderek reddedilemez hale gelir. Önünde kalan yılların azalmasıyla, yetenekler, hünerler, arkadaş çevreleri de yok olmaya başlar. Her zaman olmasa da, bu tip nesneler, bir tür benlik algısının garantisi gibi düşünülür. Lifton (1973), bu durumun çözümü olarak kullanılan 5 yolu şu şekilde açıklar:

  1. Evlatları yoluyla,
  2. Ölüm sonrası inanç yoluyla,
  3. İşi yoluyla,
  4. Doğanın bir parçası olarak yaşamaya devam edeceği düşüncesiyle,
  5. Deneysel aşkınlık yoluyla (misal müzik sayesinde kendinden geçme kişinin şimdiki zamandaki dünyasında bir aşkınlık sağlayarak sembolik olarak yeni bir doğuş yaşatabilir)

Yukarıda bahsi geçmeyen altıncı bir yol da torunlarınca ya da müzelerde ‘yaşamaya devam eden’ birikimleridir (yaratılan koleksiyonlar gibi).

Sahip Olduklarımız  ve Geçmiş Algısı

Sahip olduklarımızın yaşlanmamız sürecindeki temel işlevi, bize elle tutulabilir bir geçmiş algısı yaratmasıdır. Csikszentmihalyi ve Rochberg-Halton (1981), 315 Chicago’lu aile ile görüşmüş ve en çok önem verilen nesne ile ilgili bir çalışma yapmıştır. Bu çalışmaya göre,  en çok kıymet verilen nesneler 3 ana gruba ayrılabilir: Mobilyalar, görsel sanatlar (aile ve arkadaşlar tarafından yaratılan şeyler de dahil) ve fotoğraflar. Bu nesnelere verilen önemin nedeni sorulduğunda ise, üçü için de sıklıkla verilen cevap, bu nesnelerin diğer insanlarla, anılarla ya da ilişkilerle olan bağıdır. Bu gerekçeler, mobilyalara bağlanmanın işlevsel gerekçeleri ile sanat eserleri ve fotoğraflara olan estetik kaygılarının öneminin görece azlığını da göstermiş olur.

Kim olduğumuzun bütünsel algısı geçmiş hissi ile ilişkidir. Bu tip nesneler, geçmişin anılarını hikayeleştirmede ve geçmişle ilgili duyguları yeniden diriltmede etkili araçlardır. Bir hediye ile, erişemeyeceğimiz bir yolculuk deneyimini dokunur hale getirebiliriz misal. Bir aile yadigarı, aile geleneğinin tekrar hatırlanmasına yarar. Tarihi bir anıt, ülkenin ortak bir tarih algısı yaratmaya yardım eder.

Geçmişini bilme isteği, hatırlanmaya değer şeylerin muhafazasıdır. Tıpkı aile yadigarları ile aile geleneğinin korunması ya da müzelerin himayesi ve tarihi yerlerin ziyareti ile ülke başarıları ve ulusal tarihin takdir edilmesi gibi. Peki başka ailelere, zamanlara ve yerlere ait antikaları toplamayı nasıl açıklayabiliriz? Bunların kişinin yaşadığı bir geçmişi herhangi bir şekilde temsil etmediği aşikar. Cevabın bir kısmı, kendini tanımlarken belirli bir dönemi, yeri ya da arzu duyulan değer ve davranışların yaşandığı bir yere ait insanı kullanmakta yatar. Tarihi bir kişiliğe ait el yapımı bir nesneye sahip olunca, o kişiyle benzer  amaçlar paylaşılmaya başlanıldığına inanılır (Rigby ve Rigby 1949, Wallendorf ve Belk 1987).

Yukarıdaki her durum, geçmişin bir şekilde ortaya çıkıvereceği zaferin kişinin içini yumuşatmasıyla ilgilidir (Levi-Strauss 1962-1963). Bu tip antikaları biriktirmenin sebeplerinden biri, genişletilmiş benliğe bağlı kazanımlar ya da iddialardansa, bu tip şeylerin nadirliği sebebiyle kendi başlarına statü sembolü ya da ‘statü belirleyici’ olmaları da olabilir (Douglas ve Isherwood, 1981).

O halde bu tip nesnelerin kişinin genişletilmiş benliğindeki işlevini, kimlik algısının yarıtımı, gelişimi ve korunmasındaki rolü olarak özetleyebiliriz. Sahip olduğumuz şeyler bize kim olduğumuzu anlamamızda yaşamanın her döneminde yardımcı olurlar. Bu, bir parçamız olarak gördüğümüz şeyleri her zaman bir bilinç dahilinde seçtiğimiz anlamına gelmez tabi. Bir sonraki bölümde, nesnelerin farkında olmaksızın genişletilmiş benliğimizin parçası haline nasıl geldiğini tartışacağız (Belk, 1988).


Bu bölümü, Sartre’ın Bulantı romanındaki Antonie Roquentin’e deniz üstünde taş sektirirken, hayatın anlamsızlığını ,varlığın yokluğunu falan sorgulattığı şu satırlarla bitirelim:

Şimdi anlıyorum. Geçen gün deniz kıyısında, çakıl taşını elime aldığım zaman ne duyduğumu şimdi daha iyi hatırlıyorum, içim bayılır gibi olmuştu. Ne tatsız şeydi bu. Bu duygunun çakıl taşından geldiğinden, ellerime ondan geçtiğinden kuşkum yok. Evet, evet ta kendisi, ellerde duyulan bir çeşit bulantı bu.

Advertisements