Bir şeyleri sahiplenmek duygusunu beni hep korkutmuştur. Bu şeyler illa bir nesne, bir ülke olmak zorunda değil, bir insan hatta bir kimlik bile olabilir.

Nihayetinde böyle bir dünyaya girmek bir kumarhaneden içeri adım atmak gibidir.

Çömezsen alnını karışlarlar, az bir şey alışmışsan para kazandığı zannedersin, akıllıysan ‘yeteri kadarını’ aldın mı tüyersin. Ya da kalıp racon keser, mafyalaşır, müptelalaşır, derken kumarhanenin kukla ya da hokkabaz formatında bir malı olursun.

İşin ilginç yani istesek de istemesek de yasal olarak sahibi olduğumuz şeyler vardır. Beden misal, ya da fikirler. İkisinin de özgürlüğü, hamdolsun, yaşadığımız çağda resmi olarak güven altında. Hani diyelim bunlar verilmiş sınırlarımız. El mecbur, sahibiyiz. Kazara olmuş, hatta istenmemiş ama yaşama hakkına saygı gösterilmiş çocuğumuz gibi bakmakla yükümlüyüz bunlara. Ha iyi bakarız, kötü bakarız o ayrı. Ama asıl mevzu bu sınırlar haricinde çizdiğimiz ‘ben’ alanları. Nelere benim diyoruz, neleri benleştirme derdindeyiz, bu bir dışı içeride eritmek isteyen asimilasyon mu yoksa bir tür kozmik paylaşım mı? Ha bir de tüm bu curcuna yetmezmiş gibi arada sinsi sinsi dolaşan aç bir kapitalizm, marketleri, markaları falan var ki, oldu mu tüm olay Arap saçı.

Halbuki işin aslı basit bir şeyden başlıyor: Neden bazı şeyleri sahipleniyoruz?

Bazen kendi hayatımıza bakıp, nelere ‘benim’ diyebilme cesaretini göstermek gerekiyor. Mutlaka ki birilerini sevip, bir şeyleri satın alıp, çevremizi insan ve nesnelerde oluşan bir karışımla çevreleyeceğiz, amenna. Ama neden bunlardan bazılarını  ‘bir parçamız’ gibi algılıyoruz? Öyle bir parça ki bu, üzerinde ‘hüküm’ sahibi olduğumuza inandığımız. En basiti kendi bedenimiz. Ya da başka bedenler, o bedenlerin içindeki duygular, o duyguların bizi ‘biz’ hissettiren uzantılarına olan hükmetme arzumuz. Küçük bir çocuk gibi, bir şeye ‘bu benim’ diye gözlerimizi belertiyor, alındığında avazım çıkana kadar ağlıyoruz.

Ya da bir şeyleri biriktirmek, istiflemek, saklamak. Böyle yaparak onları, beraber getirdikleri anlamları korumaya almak. Küçük biblolar, tarihi kalemler, içinde duyguların sürgün edildiği mektuplar, ara ara bakıp iç getirdiğimiz fotoğraflar, belki konser biletleri, belki bir iki kart. Onları küçük bir modern zaman putu gibi koruyucu tanrılarımızın simgeleri haline getiriveriyoruz.  Koleksiyoncuların pullarından birini aşırırsanız ayvayı yersiniz misal. Özenle saklanan yıllanmış mektupları yırtarsanız o duyguları idam etmiş günahına girersiniz. Fotoğrafların yitikliği, bir dönemi, bir anıyı, içeriden bir parçayı koparıverir. Bazı insanları, nesneleri, anıları, kaybolmamak için yaşam tarihimize ve akışımıza koymak zorunda kalıyoruz.

Bir de işin satın alma kısmı var elbette. Neden sadece belli markaları satın alırız, şu marka değil de bu marka üzerimizde, elimizde, ağzımızda, çantamızda olunca ne değişir?

İlişkilerdeki şu meşhur sen mi beni daha çok sahiplenirsin ben mi seni daha çok oyunu ne anlamda? Yine mi çocukluğa inmek lazım bu tip soruları cevaplamak için (ki bir sonraki bölümde iniliyor cidden), yoksa XX-XY arasındaki testesteron savaşlarını mesele? Yaşlandıkça neler değişiyor? Mevzu derin. Sorular gırla. Ama üst başlık hep aynı soruyu soruyor: Sahip olduğumuz şeylerin istediğimiz gibi kullandığımız bir tür kölemiz mi yapıyoruz,  yaşam amacımız mı oluyorlar, yoksa tebaası olmaktan haz aldığımız hükümdarımız mı onlar?

O ya da bu, ne fark eder.

Mesele aşağıda uzadıya anlatılacağı gibi ‘genişletimiş benliğin’ inşası ve sürekliliğindeki gibi de olabilir,  usta şairlerin hülyalı divanlarındaki gibi metafiziksel bütünlükler de olabilir. Asıl olan, korkumuz. Tek başımıza kaldığımızda kim olduğumuzu bulamama, hasbelkader bulduysak da bir şeyler onları kaybetme korkumuz. Bizi her salise kıskıvrak yakalayan yalnızlık senfonisi, sessizliği, gurultusu, sayıklamasından kaçmak için şarkılar söylemek, o sesi bastırmak için mırıldanmak, ya da en basiti içimizde olan bitene kulaklarımızı tıkamak.

Velhasıl asıl mesele kumarhaneye girmeden zengin olabilmekte. Risk belki de asıl böyle güzel, öyle değil.

Belk’in bu konuda dedikleri gelsin o zaman şimdi. Önce kişinin bir nesneyi sahiplenmesini nasıl algıladığına bakalım, ben ve sahip olduklarım arasındaki o incelikli bağa. Sonra bir şeyi satın alarak edindiğimiz sahiplenmeyi düşünelim. Markaları, o markalarla gelen anlamları. İş satın almaya geldiğinde, kanımca benlik pek de masum ve bilinçli modda kalamıyor. Misal bir Porsche satın alarak kendi benliğimi ona doğru genişletmiyorum belki, aksine boşluğundan ve eksikliğinden korktuğum benliğimi direk o ‘dışarıdaki’ şeyin kimliği ile dolduruyorum. Sahip olduğu şeyleri kullanarak kendini besleyen aktif bir benliktense, biraz pasifize olan, hatta sahip olduklarının kölesi haline gelen bir benlikten bahsediyorum. Benlik bu, çeşit çeşit. Siz yine de bu mevzuyu, aşağıda Porsche’li alıntıyı okurken tekrar bir düşünürsünüz belki.


Bölüm 2

Benlik algısı araştırmalarında sahiplik

Benliğin bir parçası olarak sahiplenme

Rochberg-Halton (1984)  sahiplenmenin benlik inşasındaki rolünü şöyle vurgular:

‘Değerli mal varlıkları, kişinin süregelen gelişimi için varlığı zaruri benlik işareti olarak işlev görür. Böylece kendimizi yarattığımız ve kendimiz için yaratıyor olduğumuz anlam dünyası, kelimenin tam anlamıyla çevremizdeki nesnelere doğru genişler (p335).

DeLillo (1985) post-modern romanı Beyaz Ses’te, yaşam bir ana indirgendiğinde genişletilmiş benliğin kendi varlığını sürdürebildiğini şöyle yazar:

Ölülerin yüzleri vardır, otomobiller. Eğer birinin ismini bilmiyorsan, yaşadığı caddenin ismini bilirsin, yahut köpeğinin adını. ‘Turuncu bir Mazda sürerdi’ gibi. Kişi hakkında bildiğin bir iki tırı vırı şey o kişiyi ve o kişinin kısa bir hastalık ardından, yatağında iki yastık bir yorgan arasında, yağmurlu bir Çarşamba öğleden sonrası, ateşler içinde, sinüs ve ciğerleri hafif şiş, kuru temizlemesini düşünürken aniden öldüğünde yaşadığı o kozmik yer değişimini tanımlamanın temel kaynağı haline geliverir.

James (1890), kişi ve sahip olduklarının birleşiminin insanlar arasında daha güçlü  hissedildiğini söyler:

İnsanların beni ve bana ait olanları nasıl tanımladığı arasındaki farkı söylemek zor. Sahip olduğumuz şeylere karşı, kendimize dair nasıl hissediyorsak öyle hisseder, kendimize nasıl davranıyorsak onlara da benzer şekilde davranırız. Şöhretimiz, çocuklarımız, ellerimizle yaptığımız işler de en az bedenlerimiz kadar değerlidir ve olur da herhangi bir saldırıya uğrarlarsa bizzat bedenimize karşı bir saldırı vuku bulmuş gibi hisseder ve öyle karşılık veririz. Bedenlerimiz bize mi ait yoksa onlar biz miyiz? Açıktır ki insan aslında bedenini basit bir elbise olarak görür ve onu gerektiğinde reddetmeye hazırdır, hatta onu bir gün içinden çıkmaktan memnuniyet duyacağı kilden bir hapishane olarak algıladığı bile söylenebilir (p 291).

Benliğin oluşumunda kullanılan ‘nesneler’ ile araştırmalar, benlik inşasında sahiplenilen şeylerin bedenden sonra ikinci sırada geldiğini, aklın ise benlik oluşumunun temelinde yer aldığımı gösterir (McClelland 1951, Prelinger 1959). Varlığımızın büyük bir parçası olarak gördüğümüz bu tip mülkiyetler (Belk 1987b), parfüm, mücevherler, kıyafetler, yemekler, psikolojik geçiş dönemi nesneleri, evler, arabalar, hayvanlar, dini ikonlar, hediyeler, uyuşturucular, aile yadigarı ve antikalar, fotoğraf, süs eşyası ya da koleksiyonlar gibi bir nevi büyülü olarak gördüğümüz nesnelerle yakın bir ilişki gösterir (Belk 1991a). McCarthy (1984), bu tip nesnelerin bizim için birer hatırlatıcı ve kimlik onayıcı olarak işlev gördüğünü söyler. Böylece bu tarz bir kimlik, bireyin içinde konumlanmaktansa bizzat bu nesnelerin üzerinde anlam bulur.

Bir şeyin ‘benim’ olduğunu iddia ederek, o nesnenin aslında bir nevi ‘ben’ olduğuna inanırız. Peki benlik tanımlanmasında önemli olan belli başlı sahiplenme tercihlerimizi nasıl açıklayabiliriz? Bu tip nesnelerin üzerimizde büyüleyici bir etki yaratmasının yanında, üzerinde kontrole sahip olma hissinin temel belirleyici olduğu iddia edilmiştir (Furby 1978, Tuan 1984). Öyle ki, bir şeye ne kadar çok sahip olduğumuza ya da o şeye tarafından ne kadar sahiplenildiğimize inanırsak, o şey o kadar benliğimizin bir parçası haline gelir. Misal bazı araştırmalar gösteriyor ki, erkekler nesnelere önem verirken, o şeylerin kontrol sağlamaya ne derece yardım ettiklerine kadınlardan daha çok önem veriyor (Lunt ve Livingstone 1992). Erkekler, nesnelere anlam yüklerken bireysel (self-focused) ve işlevsel nedenler öne sürerken, kadınlar ise daha çok dışa dönük (other-oriented) ve dışavurumcu (expressive) nedenler öne sürüyor (Dittmar 1992, Kamptner 1989, Wallendorf ve Arnould 1988).

Sahip olduğumuz şeylere bağlanmamızı etkileyen önemli diğer bir faktör de yaş. Rochberg – Halton’un (1984, 1986, Csikszentmihalyi ve Rochberg-Halton 1981) kişilerin en çok değer verdiği nesneleri üç kuşak için analiz eden çalışması gösteriyor ki, ‘özel’ olarak adlandırdığımız nesneler yaşlandıkça daha çok insanları sembolize eder hale geliyor. İnsanlardan aldığımız hediyeler ya da insanların fotoğrafları gibi. Rochberg ve Halton, bu durumu yaşa bağlı sınırların genişlemesi olarak açıklıyor, ki böylece bu tip şeyler sadece bizim bir parçamız olarak algılanmıyor, aynı zamanda benlik algımızın ‘gelişiminde’ de aracı rol üstleniyor. Sahip olduğumuz şeylerin hayatımızı kolaylaştırmasındaki rolüne ilişkin araştırmalar da benzer şeyler söylüyor. Benlik konseptinin devamlılığında bu tip sahiplenmeler hayati bir role sahip (Anderson 1985, McCracken 1987, Nemy 1986). Bu tip nesnelerin benliğin devamındaki önemini anlamak için bir yerden başka bir yere taşınırken bu nesneleri paketlemede, taşımada ve yerleştirmede gösterdiğimiz dikkati düşünün (Belk 1992).

Benliğini nesnelere yerleştirme

Nesneleri yaratarak ya da onları değiştirerek onları benliğimizin bir parçası haline getirdiğimiz düşüncesi evrensel bir kabul gibidir. Csikszentmihalyi ve Rochberg – Halton (1981) bu duruma şöyle bir psikolojik açıklama getirir: Zamanımızı, iş gücümüzü ya da dikkatimiz kullanarak nesnelere bir tür ‘ruhsal enerji’ yatırımı yapmış oluruz. Bu enerji ve nihai ürünleri, benliğimizle geliştiği ya da benliğimizden meydana geldiği için bizim bir parçamız olarak kabul edilir. Misal bir nesneyi satın almak, sembolik olarak da olsa benliğin nesnelere yerleştirilmesinin (investing) başka bir boyutudur.

Arnes (1984)’in 19yy’da bir ‘Salon Piyanosu’ (Parlor organ) satın alınmasıyla hissedilenleri şöyle açıklar:

Salon Piyanosu gibi önemli bir nesne satın alındığında, sadece yeni bir zaman harcama yolu açılmaz, ayrıca zamanın algılanmasında yeni bir boyut da oluşur. Böylece kişilerin hayatlarında yeni bir dönem açılıverir. İlerleyen yıllarda bu nesne, sahibine eve ilk girdiği günü ve haliyle o andan bugüne süregelen zamanın nasıl geçtiğini hatırlatma işlevi görür. Böylece sadece şimdiki zamanı inşa etmez, geçmiş algısının da gelişimine yardımcı olur. Deneyimle sabittir ki, böylesine önemli bir nesnenin satın alınması başlı başına kıymetli ve kayda değer bir olaydır ama aynı zamanda yaşam dolu anların, esenlik ve kıymet dolu hislerin de bir tür başlangıcı oluvermiştir… Böylesine mühim bir eylem ile hem kendileri hakkındaki düşünceleri yeniden şekillenir hem de başkaların onlar hakkındaki düşünceleri değişir. Daha bir kıymetli, daha bir değerli olurlar… Ve haliyle daha statülü hale gelirler. Daha çok saygı ve hürmet görmeye başlarlar, e haliyle de tüm bu olan biten kişiye kendini daha bir iyi hissettirir. Böylece salon piyanosu satın alarak daha önce olmadıkları birine dönüşüverirler (p30-31).

Bu örnek gösteriyor ki bireysel edinimden ziyade ailevi bir mülk de benlik algısına katkıda bulunabilir. Hatta anıtlar, şehir simgeleri, içinde yaşanılan toplum hatta ülkeler bile kişinin genişletilmiş benliğinin bir parçası haline gelebilirler.

Nesnelere yüklenen kimliğin boyutu ciddi oranlara ulaşabilir. Kişinin genişletilmiş benliğine olan etkisi açısından salon piyanosunun modern eşleniklerinden biri de otomobillerdir (Bloch 1981, Myers 1985, Stone 1966, Weiland 1955). Niederland
ve Sholevar (1981) Amerikalı genç erkeklerin bir çoğu için arabanın bir tür ego ideali olduğunu söyler. Gıcır gıcır yeni bir araba, yepyeni bir benlikmiş gibi algılanır. Bu bakış açısı, tüketimi benlik konsepti araştırmalarınca da desteklenmektedir (Bloch 1982)
Grubb ve Hupp 1968, Jacobson veKossoff 1963, Munson ve Spivey 1980, Ross 1971, Wright ve diğerleri 1992). Araba üzerinden genişletilmiş benlik yaratma ve geliştirme süreci, arabaların kişiselleştirmesi (customizing, personalizing) ya da bakımları için yapılan hunharca harcamalarda açıkça görülebilir. Oldu da araba zarar görürse, sahibi sanki kendisine zarar gelmişcesine tepki verir. Miras arabasına yapılan saldırıyı Below (1975)’un bireysel bir sakatlanma gibi algıladığı şu satırlara bakın:

Arabama köpek gibi davradılar, onca kalabalığın depoya doğru geldiğini duydum. Yok yere un çuvallarını yırtıp açar gibi parçaladılar. O an kalbim yerinden sökülüyor gibi hissettim. O araba benim bir parçam gibiydi. Ona yapılan bu saldırı bana da yapılmış demekti. Haliyle tepkim korkunç oldu.

Dahası, bu gibi zarar görmüş kıymetli şeylere sahip olan kişi arabayı eski mükemmeliyetine kavuşturmak için tamir etmek ya da onun daha iyisiyle değiştirmekten zorundadır ki bu, onu daha da sinirlendirir. Bu tip tepkiler özünde araba kazasıyla birlikte zarar görmüş olan genişletilmiş benliğin tedavisine duyulan bir isteği ifade eder. Pahalı bir Porsche’u olan birinin bu bağlılığı tarifi şöyle:

‘Bazen kendimle ilgili küçük testler yaparım. Hırpalanmış antika bir Peugeot’m var. Bir hafta boyunca sadece onu sürerim. Tık bile demeden kilometrelerce gider. Olur da onu güzel bir kadının yanına park edersem, gözlüklü ineğin tekiyimdir.

Sonrasında bu sefer Porsche’uma binerim. Hareket etmeden evvel olduğu yerde huzursuzca gürler. 80’lik yokuş çıkarken bile tam gazdadır. Beş para etmez kadınları peşinden sürükler… Trafik ışıklarında dudak büken bakışlar yaratır. Böyle anlarda kendimi sinsi sinsi dolaşan erkek bir kedi gibi hissederim’.

‘Hayatımdaki hiç bir şey şu anımla kıyaslanamaz: 928 otobanındayım, gün batımından geceye değin arabayla geziniyorum. Sodyum buharlı lambalardan şarap kırmızı ışıklar süzülüyor. İçerisi döşemenin deri kokusu ile kaplı. Blaupunk’ta çalan the Shirelles’in sesi o denli yüksek ki saçlarım titreşiyor. Kollarımın altında bir daha görmeyeceğim kadınlar, önce arabayı şöyle bir süzüyorlar, sonra bakışlarını bana kaydırıyorlar. Sanki 40 yaşını aşkın aptal bir yazar değilim de, genç ve havalı biriymişim gibi ‘(Stein 1985, p30).

Tüm bu örneklerin de gösterdiği gibi benliğin nesnelere genişleme derecesi muazzam ölçülere varabilir.

Advertisements